Türk Korku Kuşağı

image

AL KARISI, KIRIM CAZI, ERLİK, KAPOS, ARAP, ARVAĞI, DOHSUN DUYAR… EN ÇOK HANGİSİNDEN KORKARDINIZ?   

Nelerden korktuğumuz sorulsa, bir çoğumuz üç harflilerin adını veririz kuşkusuz. Ama adını bile duymadığımız onlarca yaratık çağlar boyu Türkler’i korkudan tir tir titretmiş. Doğum sonrası depresyonu bile Şarlatanlardan bilinmiş. Al basmasın diye şişin üzerine üzerlik ve çörek otu geçirilerek lohusanın başına asılmış. Kaynanalar geceleri cazı olup torunlarını öldürmüş.

Musallat’ın yönetmeni Alper Mestçi “Türk insanı şeytan, vampir ya da kurt adamdan korkmaz. Bir vampir gece yarısı Taksim’de yalnız dolaşmaya kalksa çok pis dayak yer” demişti. Haklıydı, bizi korkutsa korkutsa ancak bir üç harfli korkutabilirdi. Peki İslamiyet cinleri korku dağarcığımıza çekmeden önce acaba nelerden korkuyorduk? Türkler’i tarih boyunca en çok neler titretmiş diye araştırırken karşımıza Yard. Doç. Dr. Muharrem Kaya’nın “Mitolojiden efsaneye Türk mitolojisinin Türkiye’deki efsanelerde izleri” kitabı çıktı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi’nde halk edebiyatı ve halk bilimi dersleri veren Kaya, İslamiyet öncesinden bu güne kadar getirdiğimiz, Anadolu’da hala batıl inanış olarak sıkça rastlanan, uykuları bölen korkularımızı deşmiş. 410 kaynak kitaptan faydalanılarak yazılan eser tam bir arşiv niteliğinde.

Depresyon mu? Al Karısı mı?  

Kitapta geniş yer verilen korku karakterlerinden biri Al Karısı. Loğusa kadını ve bebeği öldürüp ciğerlerini suda yıkayıp yemek istediğine inanılan bu kötü ruh, doğum sonrası depresyonunu açıklayamayan eski insanların hayal güçlerinden doğmuş gibi görünüyor. Albastılar kara ve sarı olmak üzere ikiye ayrılıyor. Hoppa ve şarlatan diye de adlandırılan Sarı Albastılar Hoca, Baksı ve Şaman gibi alim insanların dualarıyla insanlardan uzaklaştırılabiliyor. Kara Albastılar ise ancak kendilerini görebilen askerlerden, demircilerden ve tüfek sesinden korkar. Al Karısı’nın evde kalmış bir kızdan türediğine inanılır ve boğmasın diye loğusa yalnız bırakılmaz. Al basmasın diye Hakkari’de yorgana iğne batırılır, loğusa yatağı yanına süpürge konur. Iğdır, Ağrı, Van, Hakkari, Muş ve Malatya çevresinde Al Karısı’nın ağıl, samanlık, su kenarları ve ıssız yerlerde bulunduğuna ve destursuz buralara girilmemesi gerektiğine inanılır. Manisa’da kapının ağzına kazma kürek konur, bir şişin üzerine elma, portakal, üzerlik otu, çörek otu ve mavi boncuk, kırmızı kurdeleyle bağlanır, lohusanın başına asılır. Çukurova’da lohusanın yatağının altına soğan, ayna, tarak, ekmek, bıçak, koyarlar, yüzünü kırmızı bir örtüyle kapatıp yatağına iğne takarlar, etrafındaki su kaplarının ağzını da kaparlar. Al Karısı’nın kuş şeklinde gelip suya boncuk atacağına, o sırada çocuğun öleceğine inanırlar. Elazığ’da lohusanın başına Kur’an, eğiç ve soğan konur. Konya’da da Al Karısı ciğeri geri versin diye daha tatlı olan tavuk kesip etini tavana asarlar. Çukurova’daki Varsaklar arasında al basan çocuğun ayyaş halini aldığına inanılır. Bunu önlemek için de herkesin bir odun getirip atmasıyla ateş yakılır ve ayyaş aşı pişirilir. Ayrıca al basan çocuğun ardıç ağacının kovuğundan geçirilirse bu durumdan kurtulacağına inanılır.

Çocukları öldüren babaanneymiş!  

Kamos ise Harput çevresinde halk inançlarıyla ilgili derleme çalışmalarında tespit edilen kötü bir ruhtur. Bu ruhun yalnız başına uyuyanlara ağırlığıyla çöktüğüne, insanları çarpıp öldürdüğüne inanılır. Cüce veya kara kedi gibi gözükür. Kamos’un bastığı kişi kanının çekildiğini sanır. Kamos’un börkünü (şapkasını) kapanların elinde börk kadar altın kaldığına inanılır. Kara Kura denen bir diğer yaratık ise kedi büyüklüğünde bir keçiye benzer, erkekleri boğmak için geceleri onların üzerine çullanır. Bir de tarladaki ürünlerin bereketini çalan, beşikteki bebeklerin canını alan Kırım Cazısı diye isimlendirilmiş kötü ruhlu kadınlardan söz edilir. Türk korku karakterlerinde dişi yaratıkların başı çektiği gözleniyor. Örneğin yeni doğan çocuklara musallat olan kötü ruhların, örümcek kılığına girebilen babaanne veya hala olduklarına dair anlatılar var. Bir doğu Karadeniz hikayesi şöyledir: Dört çocuğu da bilinmeyen bir sebepten ölen adam beşinci çocuğunun başından ayrılmaz. Bir gece bacadan aşağı inen bir yaratığın bebeğin yanına gittiğini görür. Adam yaratığı döver, kolunu bacağını kırar ama yaratık kaçmayı başarır. Adam sabahleyin yatağından kalkamayan annesini uyandırmaya çalışır. Yaşlı kadın oğluna gece evire çevire kendisini dövdüğünü söyler. Adam bebeklerini öldürenin kendi annesi olduğunu anlar.

Urfa’da anlatılan Şubat Karısı efsanesinde ise  her yılın şubat ayında evlerin bahçesindeki kuyulardan çıkan kötü bir cadının çocukları bir yakınının sesiyle kuyuya çağırdığı, sonra da onu kuyuya çekip boğduğu anlatılır. Mayısa da dişi, alevden saçları olan bir yaratıktır. Issız yerlerde yaşar, yaylalarda insan kılığında yağ satar. Ondan alınan yağ yedi dere geçince insan pisliğine dönüşür.

Neden eşikte durulmaz?  

Eski Türkler yeraltını kötülüğün başlangıcı olarak görmüş. Erlik, eski Türk inanışlarında yeraltındaki ruhların başı olarak kabul görür. Eğer kendisine kurban verilmezse insanların canını alıp yeraltına indirir, hizmetçi olarak kullanır. Bazen de insanlara kötülük yapsınlar diye yeryüzüne gönderir. Erlik atletik yapılı, yaşlı, kara gözlü, dizlerine kadar uzamış ikiye ayrık sakallı, köpeğin azı dişi gibi bıyıklı, tokmak çeneli, ağaç kökleri gibi boynuzlu ve kıvırcık saçlı tasvir edilir. Yeraltında kara çamurdan yapılmış bir sarayda yaşar. Sarayı insanların gözyaşlarından oluşmuş dokuz nehrin birleştiği yerdedir. Nehrin üzerinde at kılından bir köprü bulunur, yeraltından kaçmaya çalışan canlar köprüden geçerken Erlik köprüye basar ve onları suya düşürür, su da onları Erlik’in kucağına. Akşamüzerleri akciğer kanı içen Erlik kel öküze biner. Demir başlı yedi oğlu vardır. Oğulları kapı eşiklerinde dururlar. O nedenle hala günümüzde eşiğe basmak pek çok yörede iyi olarak görülmez.

Kapos veya Kepoz adıyla bilinen ve Elazığ’da anlatılan bir başka yaratık ise, çeşitli hayvan kılıklarına girip insanları korkutur. Bir insanın kılığına da girip o kişinin yakınlarını kandırabilir ve öldürebilir. Sivas’ta da simsiyah bir gölgeye benzeyen, insanı göğsüne bastırarak nefessiz bırakan Enkebir’den ve Hıbilik’ten söz edilir. Hıbilik kendisini yakalayana altın verir, zengin eder. Doğu Karadeniz efsanelerinde dağ adamı, ubur, rom rom ana, kaftarküski, davaro, ağırbasan, cika adıyla anılan olağanüstü varlıklarla ilgili inanışlara rastlanır. Tekirdağ’da derlenen iki efsanede zincirli manda ve zincirli inek şeklindeki şeytanların gece önüne çıkan insanları kaçırdıkları anlatılır.

Trabzon’da derlenen bir efsanede Kara koncolos adlı yarı hayvan, yarı insan, kıllı vahşi bir yaratıktan bahsedilir.   Arap insan ve hayvan şeklinde görülen, göründüğü kişiyi dövüp taşlayan kötü bir ruhtur. Maçka ve çevresinde yaygın olan bu inanca göre genelde dikenliklerde görünür. Arap’ın taşı hikayesinde bir Arap’ın sahiplendiği oyuk bir taşın yanından geçenlerin dua okuduğu, buna inanmayan köyün hocasının, taşın yanında oturunca kendisini perilerle horon oynarken bulduğu anlatılır. Periler hocayı göğün yedinci katına çıkarırlar. Hoca durumu karısına anlatırsa da kadın inanmaz. Perilerle yine horon oynarken perilerden birinin kendi eşinin gelinliğini giydiğini fark eden hoca, elbisenin bir düğmesini koparır. Eve döndüğünde karısının elbiseyi getirmesini ister. Kadın düğmenin eksik olduğunu görünce kocasına inanır.   Sivas’ın Şarkışla ilçesi Gücük köyünde derlenen ev yılanı efsanesinde evin gelininin evde yaşayan kara yılanı öldürmesi üzerine yaşananlar anlatılır. Yılan öldürüldüğü zaman kendisini öldürenin resmi gözünde kalırmış. Yılanın eşi böylelikle onu kimin öldürdüğünü öğrenirmiş. Gelin o gece öldürdüğü yılanın eşi tarafından ısırılıp zehirlenir ve ölür. Şarkışla’da yılanların eşiyle birlikte öldürülmesi gerektiğine inanılır. Eğer teki öldürülürse gözüne un sürülmelidir, böylelikle eşi öldürülen yılanın un çalarken yani hırsızlık sonucu öldürüldüğüne inandırılır ve kimseyi zehirlemeden evi terk eder.   Eski Türkler dağ, taş, tepe, kaya, vadi, ırmak, mağara, ağaç, göl, deniz, demir ve kılıcın birer ruhu olduğuna inanıyordu. Özellikle taş eski Türkler’de pek çok efsaneye malzeme olmuş.

Ağrı’da çocuk boncuğu adlı taşla ilgili inanç hayli ilginç. Bu taş kayısı büyüklüğünde, şeffaf ve rengarenktir. Bu taşın çocukların öldürülmesinde kullanıldığına inanılır. Taş sahibinin o taşı bir çocuğun üstünde sıkması halinde o çocuk ölürmüş. Eğer çocuğun evinde de o taştan varsa bir tesiri olmazmış. Taşın bu olağanüstü gücü çocuğa kırkı çıkıncaya kadar tesir edermiş. Bu yüzden Ağrı’da kimse kırkı çıkmamış çocuğu konu komşuya göstermez.

‘Altın Pusula’dakiler arvağı mı?  

Eski Türk inanışlarında şamanların ve bilge insanların hayvan şeklinde arvak (cin, eş) denen bir ruhu olduğuna inanılırmış. Geyikli babanın geyiğe binerek gezmesi, Hacı Bektaş Veli’nin şahin olup uçması arvak ile bağlantılıdır. Harput’ta “Ne biçim kişiymiş ki ağırlığı (arvağı) beni bastı, fikrini sözünü kabul ettirdi” deyişi arvak inanışının devamıdır. Vizyondaki “Altın Pusula” filmi de bu Eski Türk inanışından izler taşıyor. Filmde her insanın yanında canını temsil eden ve ‘cin’ denen bir hayvan bulunuyor. İyilerin cini iyi hayvanlardan, kötülerinki ise pek sevimli olmayan hayvanlardan seçilmiş. Kişiye istediğini yaptırmak için cinine zarar vermek yetiyor çünkü cinin canı acıdığında sahibi olan insanınki de acıyor.

Çevreci ruh Talay Kan  

Eski Türk inanışlarında hastalıklar da gökyüzündeki kötü ruhların işi olarak görülüyordu. Örneğin Hagdan Buuray Toyon bel bükülmesi ve kamburluğu, Dohsun Duyar deliliği, Çaaday Bolloh ayak ve göz hastalıklarını, Kere Ubahalaah Hotun baş, mide, karın ve eklem hastalıklarını insanlara musallat ediyordu. İblis Kuha ve Ohol Uola ise insanlara kıskançlık, rekabet, düşmanlık ve intihar aşılayan savaş tanrılarıydı. Talay Kan yeryüzündeki bütün suların ve denizlerin hakimi bir ruhtu, evi 17 denizin birleştiği yerdeydi. Suyun temiz olmasından ve balığın üremesinden sorumluydu. Suyun kirletilmesini, avlanan balığın ateşe atılmasını, göllerin kurutulmasını sevmez, bunları yapanları kendisine yani suya alarak boğardı. Boğulan kurbanın akrabası da yedi gün içinde balık avlar veya sudan geçerse cezalandırılacağına inanırdı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s