Korku dolu İstanbul mektupları

Benjamin-Constant-The_Entry_of_Mahomet_II_into_Constantinople-1876PAPAZLAR “ANCAK TAVADAKİ BALIKLAR ŞU HAVUZA FIRLARSA İSTANBUL’UN ALINDIĞINA İNANIRIZ” DEDİ. VE BALIKLAR YARI PİŞMİŞ HALDE HAVUZA ATLADILAR!

İstanbul’un fethi, Hıristiyan Avrupa’ya göre ise “Konstantinopolis’in düşüşü” Batı’da büyük bir panik dalgası yaratmıştı. İşte bu dalga romanslara, epik şiirlere, fantastik hikayelere ve halk arasında mektuplarla ya da dilden dile yayılan doğaüstü anlatılara zemin hazırlamıştı yıllar içerisinde. Tarihçi Özlem Kumrular’ın yeni kitabı İslam Korkusu’nun “İstanbul Mektupları” bölümü, tamamen bu Türk korkusu üzerine yaratılan fantastik dünyayı anlatıyor. Avrupa’da birçok arşivi tarayarak, 15-16 ve 17. Yüzyıllarda İstanbul üzerine anlatılmış bu yazıları derleyen Kumrular’ın kitabından en çarpıcı olan örnekleri toparladık.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Bir Yunan halk hikayesine göre, 1453’de Türklerin İstanbul’a girmesiyle birlikte, kilisede her şeyden ses gelmeye başlar. Tanrı, yeryüzü, gökyüzü inlemeye başlar. Ayasofya’nın kendisi bile çan gibi çalar. 400 çan hiç susmaz. Papaz, diyakoz, patrik herkes oradadır. Gökyüzünden haber gelir. Azizeyi indirmelerini, mumları söndürmelerini söyler Tanrı onlara; çünkü şehir Türkleşecektir. Tanrı “Sadece Frengistan’a haber gönderin, üç gemi göndersinler” der; “Biriyle kutsal haçı, diğeriyle Kitabı Mukaddes’i, üçüncüsüyle de ayin masamızı taşıyın ki bunları alıp şereflerini lekelemesinler.” Tam bu esnada ikonalar canlanır, dile gelir ve Hz. Meryem’in ağladığını görerek ona şu sözleri söylerler:

Susunuz Meryem Ana

Dökmeyiniz gözyaşı

Geçtikçe yıllar, geçtikçe zaman

Yine bizim olacak.

İstanbul’un düşüşü yeni bir edebiyat yaratıyor”

İşte İstanbul’un fethi, Batı’ya göre “Konstantinopolis’in düşüşü” sadece büyük bir panik dalgası yaratmakla kalmamış, kronik yazarlarına şaşaalı bir konu, romanslara, epik şiirlere tema olmuş, ozanların dilinde halk türkülerine geçmiş, halk arasında kulaktan kulağa yayılan mektup ve haberlerle, nesilden nesile türlü varyantlarla çoğalmış. İstanbul Mektupları (Lettere di Costantinopoli) olarak anılan ve İtalyan dilinde yazılan buna benzer bir dizi mektup 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan yazılı bir propaganda silsilesinin önemli bir parçasını oluşturmuş. Bu anlatımlarda doğa üstü olaylar, fantastik hikayeler ve kehanetler kullanılmış sıklıkla.

img_3776Kehanetlerde İstanbul’un kaderi

Örneğin İstanbul’un fethinden önceki kehanetler, fetihten sonra da uzun yıllar çılgın bir furya halinde kendini göstermiş. Sözgelimi İstanbul’un Türklere karşı savunmasında yer alan Nicolo Barbaro’ya göre, İmparator Konstantin bir aziz, bir peygamberdir. Kendi kurduğu şehirde kendisi için dikilen sütunun üzerinde konuşlandırılmış heykelinde elini ufka doğru kaldırmış, kendi imparatorluğunu sona erdirecek olan Türklerin gelecekleri yönü işaret eder. Dominiken Keşiş Giovanni Nanni da Viterbo 1480 yılında Papa IV. Sixtus, Fransa, İspanya, Sicilya, Macaristan kralları ve Cenova hükumetine sunduğu kehanet kitabında Hıristiyanların Türkler karşısında kaybettikleri toprakları yeniden kazanacaklarını umutla belirtiyordu. Nanni’ye göre Osmanlı İmparatorluğu yedinci sultanın hükümdarlığı zamanında çökecekti.

Kahinler, yıldızların yer değiştirmesiyle Türklerin ilerlemesini ilişkilendirir. Machiavelli Mandragola, Adamotu adlı eserinde bir kahramanının ağzından, “Türklerin bu yıl İtalya’ya geçeceklerini sanıyor musunuz?” sorusunu yöneltir. Avrupa 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün bu kaygı dolu soruların cevaplarını ilahiyat, kehanet, astroloji ve siyaset yoluyla aramaya çalışmış.

Gökyüzündeki kanlı hançer neyin habercisi?

Avrupa’da çok popüler olan Relación’lar (vaka anlatıları) içinde en çok okur çeken anlatılar da felaketler ve doğaüstü olaylarla bağlantılı olarak Türklerin cezalandırıldığı eserler olmuş. Deprem, kasırga, yangın, sel, fırtına gibi olaylar Tanrı’nın gazabını üzerlerine çeken bu “kafirlerin” hak ettiklerini sonunda buldukları vakalar olarak açıklanmış. Mucize kabilinden olaylar ise doğayla bağlantılı olduklarından prodigio olarak anılıyorlardı. Prodigio’lar kehanetleri anlatıyordu. Aslında kuyrukluyıldız vakalarının fantastik anlatımları olup, gökyüzünde Osmanlı İmparatorluğu’nun yok olacağı anlamına gelen dört kollu bir haçın belirmesi gibi hikayeler bu sınıfa giriyordu. Türk ve Müslüman karşıtı gruplar arasında büyük bir hızla yayılan bu anlatımlar, kitlelerin moralini yükseltmek amacıyla kullanılıyordu.

Bir  Relación’a göre, İstanbul’da, Pera’da mucizevi belirtiler ve çeşitli şekillerde kuyrukluyıldızlar hasıl olur ve bu da Türk’e (padişaha) yeterince anlam ifade eder. Kahinleri ve bilgeleri padişaha çeşitli yorumlarda bulunurlar. Sultanın gururunu okşamak için hepsi de bu karanlık olayları çok farklı şekilde yorumlarlar. Gökyüzünde meydana gelen belirtiler arasında en ilgi çekici ve en çok korku saçanı, kanlı bir hançer tutan bir koldur. Hançerin ucu Büyük Cami’nin tepesindeki hilale dokunmaktadır. Bu bahsi gecen Büyük Cami’nin Hıristiyanların zamanında kilise olan Ayasofya olduğunu belirtiyor yazar. Olay gecenin birinde cereyan eder ve hançer gökkubbede üç saat boyunca asılı kalır. Sonra da güzel bir avuç şeklini alır ve parmağının ucuyla batıyı gösterir. Yavaş yavaş kaybolup gider ve güneş çıkana dek bir daha görünmez. Bu birkaç gün boyunca böyle sürer. Bütün bu süre boyunca “bu barbarlar” (Türkler) bu olaydan pek rahatsız olup farklı yorumlar yapmaya devam ederler.

Padişah sarığını parçalayan aslan

Tüm bunlardan sonra bir akşam hayli “melankolik” olan Büyük Türk (padişah) biraz rahatlamak için Marmara Denizi kıyısına gider. Gökyüzünün pek açık olduğu bir anda birdenbire korkunç bir fırtınaya yakalanır. Az kalsın boğulacaktır ve büyük bir şans eseri kurtulur. Saraydan gelen bir kayıkla saraya döner. Tam aslan kafeslerinin önünden geçerken bir aslan kükreyerek dışarı çıkar. Sultan ve maiyetindekiler aslanın nasıl çıktığını anlayamadan kaçmaya başlarlar. Bu esnada padişahın başından sarığı düşer, aslan onları kovalamaya devam eder ve sultanın sarığını kaparak kafesine geri döner ve orada pençeleriyle sarığı parça parça yapar. Başka bir relación’a göre, diğer bir gün Büyük Türk halkla birlikte camiye gider. Hocalar dualarını ederken, mihrabı örten seccade alev alır. Bu altın ve değerli taşlarla süslü paha biçilmez seccade “nasıl olduğu anlaşılmaz bir şekilde” yanıverir. Bu da büyük bir “skandal ve korku” yaratır. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, aynı günün gecesi Medine şehrinden gelen bir ulak baş imamın mektuplarını getirir. Mektupta anlatıldığı üzere üç gün boyunca Hz. Muhammed’in mezarından gürlemeler duyulmuştur. Birdenbire “pek değerli ve ince süslemeli olan” mezarın kulesi yıkılır. Aynı şekilde, Türk’ün sarayının ana kapısını tutan, yazara göre Fatih’in eseri olan sütunlar da yıkılıp parça parça olur. Bundan on-on iki gün sonra ücretleri ödenmediği için Yeniçeriler ayaklanırlar. Sarayın hazinesini ateşe verirler.

1582 yılına ait başka bir relación İstanbul’da kısa zamanda yayılan yangınlardan bahseder. Yazarın Eski Saray’da (Saray-ı Atik) başladığını ve sarayın büyük bir kısmını harap ettiğini iddia ettiği yangın bir felaket belirtisidir. “Ülke öyle etkili bir yıkım ve öyle büyük bir sefalet içinde ki, çok sayıda Türk tüccar bir daha hiç dönmemek üzere kenti terk ediyor. Diğerleri de aylar önce mallarını Asya’ya kaçırıp kurtarmaya başladılar. Halk arasında söylendiğine göre onların Avrupa’dan çıkmaları Tanrı’nın dileğiymiş” yorumunda bulunulur.

P1320787_3İstanbul, hayali başkent Camelot gibi

İlginç bir şekilde bu dönemde çıkan relación’lar şövalye romanslarının tüm özelliklerini taşır ve hiçbiri Arthur romanslarından daha az heyecanlı değildir. Bu anlatılarda İstanbul adeta hayali başkent Camelot gibidir. İnsan yiyen canavarlar, ruhunu şeytana satmak isteyenler, Tanrı adına ölenler vardır…

Bir çarpıcı örnekte, Fransisken bir keşiş İstanbul’da bir camide şehit edilir. Kudüs’ten Türklere Katolik inancı konusunda vaaz vermek üzere geldiği belirtilen keşiş, katran ve barutla yakılır. Keşiş alevler içindeyken bile hala diz çökerek Tanrı’ya dua eder. Bu mucizeyi izleyen Türkler kendi dinlerinden şüpheye düşerler. Bunu yaptıran paşa gözlerine inanamaz ve keşişe yeniden alevlerin içine girmesini söyler. Keşiş de “o kafir halkın” önünde, alevlerden geçerek zalim ateşin içine girer.

Yazar Kritovulos İstanbul kuşatması sırasında yaşanan olağanüstü olayların Bizanslıların manevi kuvvetlerini nasıl kırdığını da anlatır. “Şiddetli depremler ve toprak kayması, ardı arkası kesilmeyen şimşek ve çokça yağan yağmurlardan meydana gelen seller, sert rüzgarlar ve gökyüzünde gezip duran yıldızların belirmesi” vurguladığı belirtiler olarak karşımıza çıkar. Başka tapınaklardaki en eski azizlerin tasvirleri, mezar taşları ve de heykellerinin terlediğini de iddia eder. Önce korkunç bir yağmur sele sebep olur, ardından da korkunç bir sis bütün şehri sarar ve sabahtan akşama kadar bütün şehri kaplar. Bu da “Tanrı’nın şehirden ayrıldığının, şehri kendi haline bıraktığının, bu şehre arkasını döndüğünün bir işareti” olarak algılanır.

Tavadan havuza atlayan balıklar

Başka bir rivayete göre de fetih sırasında Balıklı Manastırı’nda bulunan papazlar balık kızartırken şehrin Türklerin eline geçtiğinin haberini almışlar ve buna inanmamaları üzerine “Tavadaki bu balıklar şu havuza fırlarsa, İstanbul’un alındığına o zaman inanırız” demişler. Bunun üzerine balıklar yarı pişmiş olarak tavadan sıçrayıp havuza düşmüşler. Kritovulos’un aktardığı başka bir hikayeye göre şehrin üzerine yapılacak ilk büyük hücumdan evvel “büyükler ve halk” Tanrı’ya yalvararak, ellerinde Meryem Ana’nın tasviriyle dua ede ede sokakları dolaşırlar. Bu resim “hiçbir sebep olmaksızın” taşıyanların ellerinden yüzüstü yere düşer. Çünkü Tanrı bir bulutun arkasına saklanmış olarak gelir ve yine öyle döner.

Alman tarihçi Heinrich Martin, III. Murad’ın gördüğü bir rüyayı konu alır. Bir ayağı İstanbul’daki büyük caminin minaresinde, diğer ayağı denizde olan büyük bir dev görmüştür. Söz konusu cami Ayasofya olmalıdır. Kolları göğe doğru açılmış bu dev, bir elinde Güneş’i diğerinde Ay’ı tutar. Korkunç dev ayağını caminin minaresine koyarak onu ve sonra da sultanın sarayını yerle yeksan eder. Sultan korku içinde uyanır. Sultanın müneccimleri bu rüyanın Hıristiyanlara yönelik bir felaket haberine delalet ettiğini iddia edip onu rahatlatmaya çalışırlar. Tarihçinin yorumuna göre ise, dev pek tabii Müslümanlardır. Ay Hıristiyanlar, Güneş de Tanrı’dır. Camiyle sarayın yerle bir edilmesi ise hayli açıktır: “İslamiyetin” ve “Türk imparatorluk monarşisinin” yıkılmasını sembolize eder.

Bu monarşinin aynı zamanda çok zalim olduğuna ilişkin şiddet içerikli hikayeler de yazılmıştır. Mesela Shakespeare’in çağdaşı Thomas Coryate Ramazan’da içki içerken yakalanan Müslümanların ağzına ve kulaklarına kurşun döküldüğünü yazar.

Ayasofya’nın isyanı

Fetihten sonra özellikle Ayasofya üzerine de çokça mektup ve hikayeler yazılır. Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya’yı bir geneleve döndürdüğü dedikodusu Avrupa’da dilden dile dolaşır örneğin. Hıristiyanlara göre artık bu kilisenin şerefi lekelenmişti. Ama bütün bu söylenceler Ayasofya’nın Avrupalının dimağındaki yerini sarsmaya engel olamamıştı. Her şeye rağmen devrin seyyahları, yolu İstanbul’a düşen diplomatlar ve bu yüzen nüfusa ait diğer pek çok zatın ilk olarak koştuğu mekan Ayasofya oluyordu. Seyyah Simeon, Ayasofya’nın “bugüne kadar gösterdiği sayısız büyük mucizelerden” birini nakleder. İddiasına göre olay 1609’da gerçekleşmiştir. Birkaç usta, tamir için padişahın emriyle Ayasofya’nın damına çıkarlar. Hacetini gidermek isteyen bir usta aşağı inmeye üşendiği için bu ihtiyacını kireç kabının içine giderir ve bunu da harca karıştırarak işine devam eder. “Fakat Ayasofya bu saygısızlığa tahammül edemeyerek adamı elindeki kapla birlikte, herkesin gözü önünde yere atar. Adamın vücudu paramparca olmuştur. Bu vakayı gözleriyle görenler dehşete kapılmışlardır.” Padişah da bu olay karşısında, Allah’a yalvarır ve “bundan böyle kimsenin bu gibi küstahlık ve cürette bulunmayıp”, gerektiğinde aşağı inmesini emreder.

Bugün bir kopyası Atina’da Gennadius Kütüphanesi’nde bulunan, 1622 yılında Venedik’te yazılan bir mektup İstanbul’da vuku bulan ilginç bir haberi bildirir. Kanallar Şehri’ne gönderilen mektupta tam bu tarihte sultanın başkentinde, günbatımında Ayasofya’nın üzerinde üç meşale görülür. Bu üç meşale boşluktan ilerleyerek sarayın üzerine kadar varır ve orada semada asılı kalır. Bir süre herkesin net olarak görebileceği bir şekilde kaldıktan sonra birdenbire yok oluverir. Bazıları bu garip vakayı üç meşalenin Tanrı, Oğul ve Kutsal Ruh’u simgelediği, Ayasofya’dan çıkıp Osmanlı sarayının tepesinde gezerek Yüce Sultan’ın kalbini aydınlatmak ve onu kendi inançlarını tanımaya davet etmek istediği şeklinde yorumlar.

img-2-small580Canavar çocuklar doğuran şehir

Venedik’e gönderilen bu gizem dolu mektubun devamında yine benzer bir vaka anlatılır. Haberi verene göre aynı ay içinde “çok canavarca ve çok büyük şaşkınlık yaratacak” başka bir olay daha olmuş. Paşalardan birinin eşi olan bir Türk kadın hamile kalmış, doğum vakti gelince de kadınlar doğuma yardımcı olmak üzere etrafına toplanmış. Kadından “canavar gibi ve kaba” bir yaratık çıkmış, kadın da bu yaratığa can verir vermez ölmüş. Bunun hemen akabinde kadın ve doğurduğu canavar büyük bir hızla gözden kayboluvermiş. Orada bulunan kadınlar ise tarif edilmez bir şaşkınlık içinde avazları çıktığı kadar bağırmaya başlamışlar. Şahitliklere göre gerçekten yeni doğmuş bir bebek büyüklüğünde, ama kapkara bir şeydi. Kafasının köpek kafası gibi olduğunu ve üzerinde iki tane de boynuz bulunduğunu söylemişlerdi. Canavarın gözleri iki ateş parçası gibiymiş, kuyruğu bir kol uzunluğunda, bacakları kuş bacağı, tırnakları ise akbaba pençesine benziyormuş. Kolları insan koluna benzemekle birlikte elleri bir karakurbağasının ellerini andırıyormuş. Upuzun ve kıllı kulakları, yarasa gibi kanatları varmış. Yeni doğan bu canavar üzerine de yorumlar eksik olmamıştı. Kimilerine göre bu durum, “Tanrı’nın bu ‘imansız’ insanlara karşı olan hiddetinin” bir göstergesiydi ve onlara böylesine mucizeler göndererek kendi ilahi gücünün farkına varmasını amaçlıyordu. Bu tür anlatılar Osmanlı İmparatorluğu’nun  artık son günlerine yaklaştığı şeklinde yorumlandığı için Avrupalı halka bir umut ışığı vermek, moral yükseltmek amacıyla üretiliyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s