En çılgın deneyler

Gözler açıkken de uyunuyormuş, gıdıklanınca gülmek doğal bir refleksmiş, uyurken tırnak yemek bırakılabiliyormuş… Bilim tarihi çılgınlıklarla dolu. Literatürlerde kusmuk yiyen doktordan, yeniden dirilteceğim diye köpekleri boğup atan bilim adamlarına kadar bir çok çılgınlık yer alıyor.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Kocaman bir file LSD verirseniz ne olur? Araştırmacılar bu sırrı 1962’de çözdü. Oklahoma Tıp Fakültesi’nden Louis J. West ve Chester M. Pierce Tusko adlı bir file 297 miligram bu halüsinojen uyuşturucu maddeden şırınga etti. Bu miktar bir insanın alabileceği dozun tam 3 bin katıydı. Deneyin amacı LSD’nin erkek fillerde kızgın olduklarında ortaya çıkan ve delirmiş gibi görünmelerine yol açan musth sendromunu tetikleyip tetiklemeyeceğinin saptanmasıydı. Ancak deney kısa sürdü. Tusko çığlıklar atarak birkaç dakika içinde yere yıkıldı. Bir saat içinde de öldü. Deney ile ilgili 4 ay sonra bir bilim dergisinde yayınlanan makalede “Fillerin LSD’ye karşı çok hassas oldukları ortaya çıktı” yazıyordu.

“Okyanusa çakılıyoruz, hazırlanın”

 1960’larda bir gün 10 asker California Fort Hunter Liggett askeri hava üssünden rutin eğitim uçuşu için havalandı, az sonra başlarına geleceklerden habersiz. Yükseklik 5 bin fite ulaştığında uçak sanki motoru bozulmuş gibi yan yattı. Pilot birkaç dakika sonra dehşet verici bir anons yaptı: “Acil durum! Motor durdu ve iniş takımları çalışmıyor. Okyanusa çakılıyoruz, kendinizi hazırlayın”. Aslında ortada gerçek bir tehlike yoktu. Tüm olanlar ABD Silahlı Kuvvetler İnsan Araştırmaları Birimi’nin bir deneyinden ibaretti. Amaç psikolojik baskı altında insan davranışlarındaki değişiklikleri ölçmekti. Kabin görevlisi askerlere bürokratik bir gereklilik olduğunu ifade ederek sigorta formları dağıttı ve doldurmalarını istedi. Askerler emre itaat etti. Son asker de formu tamamladığında pilot tekrar bir anons yaptı: “Sadece şaka yapıyordum”. Ancak formlar hata doluydu. Tehlike altında olmayan bir grup askere de aynı formlar dağıtılmıştı ve havadaki asker kadar hata yapmamışlardı.

 “Gıdıklanınca gülme”

 1933’de Ohio, Yellow Springs Antioch Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Clarence Leuba komik bir deneye imza attı. Leuba gıdıklanınca gülmenin doğuştan gelen bir refleks mi yoksa öğrenilmiş bir hareket mi olduğunu merak ediyordu. Yeni doğmuş oğlunu denek yaptı. Deney icabı bebeğin yanında eşiyle birbirlerini gıdıklıyor ama gülmüyorlardı. Bebeği de gıdıklayıp kahkahalar atarak güldürmeye çalışmıyorlardı. Leuba gülmesini saklayabilmek için yüzüne maske taktıktan sonra küçük oğlunu gıdıklıyordu. Her şey iyi gidiyordu, bebek gülmüyordu. Ancak birkaç gün sonra eşi tüm deneyi bozan bir hata yaptı. Bebeğini gülerek gıdıklamaya ve sevmeye başladı. O günden sonra bebek her gıdıklandığında güldü. Leuba usanmadı, 3 yıl sonra doğan kız bebeklerinin üzerinde de aynı deneyi gerçekleştirdi. Fakat küçük kız 7 aylık olduktan sonra gıdıklandığı bir sırada birden gülmeye başladı. Leuba, gıdıklanırken gülmenin insanın doğuştan gelen bir refleksi olduğuna kanaat getirdi ama içinde hep bir şüphe kaldı; ya karısı kurallara yine uymadıysa!

Sonuç amaçtan daha enteresan

1924 yılında Minnesota Üniversitesi’nde psikoloji masterı yapan Carney Landis, şok ve iğrenme gibi duygulara tüm insanların aynı yüz ifadeleriyle mi tepki verdiğini ölçmek ister. Bir grup gönüllüyü laboratuarına getiren Landis kas hareketlerini düzgünce gözlemleyebilmek için gönüllülerin yüzlerine çizgiler çizer. Sonra deneklerinden kobay farelerin başlarını kesmelerini ister. Deneklerin üçte ikisi biraz itiraz etseler de söyleneni yapar, diğerleri yapamaz. Deney çok tartışılır. Gönüllülerin acımasızca fareleri kesebilmeleri yüz mimiklerinden daha enteresan bulunur. Sonuç: Landis gönüllü denekleri fareleri keserken karakteristik bir yüz ifadesi saptayamaz.

Sıradaki Lazarus!

California Üniversitesi’nden Robert. E. Cornish 1930’larda öleni geri getirmenin bir yolunu bulduğuna inanır. Bu çözüm yolu kanın kimyasal karışımlarla bir tahteravallideymiş gibi bir aşağı bir yukarı doğru akıtılmasıdır. Cornish deneyini bir grup köpek üzerinde gerçekleştirir, köpeklerin hepsine Hz. İsa’nın öldükten sonra hayata döndürdüğü Lazarus’un ismini verir. Araştırmacı önce iki köpeği boğarak öldürür, ardından tahteravalli tekniğiyle hayata döndürmeye çalışır ama başaramaz. Ardından iki köpeği daha boğar ve bu sefer köpekleri yeniden canlandırmayı başarır. Ancak köpekler kör olmuş ve beyinlerinde ciddi hasarlar oluşmuştur.

“Tırnaklarım çok acı”

1942 yazında bir gece Virginia, Williamsburg’daki William& Mary Üniversitesi’nden Lawrence LeShan şehir dışında bir kampta, karanlık bir kulübede şöyle sayıklar: “Tırnaklarım çok acı, tırnaklarım çok acı…” Onu gören biri delirdiğinden emin olabilirdi. Ancak LeShan kulübede uyuyan ve hepsi de tırnak yeme alışkanlığı olan genç erkekler üzerinde bir deney yapmaktaydı. Acaba uykuda öğrenme olabilir miydi? Bu yolla çocuklar tırnak yeme alışkanlıklarından kurtarılabilir miydi? LeShan ‘tırnaklarım çok acı’ cümlesini 300 kez tekrarlayarak bir plağa kaydetti. Bir ay boyunca her gece deneklerine uyumalarından sonra gramofondan bu plağı dinletti. Yalnızca bir kişi üzerinde başarı sağlayabildi. Beşinci haftada gramofon bozuldu. LeShan da deneyi kendi sesiyle devam ettirdi. Bu durumun şaşırtıcı bir etkisi oldu ve iki hafta içinde 8 delikanlı tırnak yemeyi bıraktı. LeShan bunu canlı birinden gelen sesin gramofondan daha net olmasına bağladı. Yaz sonunda deneklerden yüzde 40’ı tırnak yemeyi tamamen bırakmıştı. Bu da uykuda öğrenmenin kanıtlandığı anlamına geliyordu. Ancak 1956’da beyin aktivitelerini kontrol etmek amacıyla elektroansefalograf kullanılarak yapılan bir başka deney derin uyku halinde öğrenmenin mümkün olamayacağını gösterdi.

Hala mı?

Pennsylvania State Üniversitesi’nden Martin Schein ve Edgar Hale erkek hindilerin cinsellikte pek seçici olmadığını keşfetti. Yapma bir dişi hindi modeline de gerçeğine olduğu kadar cinsel istek duyuyorlardı. Hatta modelin kuyruğunu, kanatlarını ve ayaklarını çıkarmalarına, geriye bir sopa ve bir baş kalmasına rağmen hala modele karşı büyük bir istek duyuyorlardı. Bunun nedeni çiftleşme sırasında erkek hindinin dişisinin sırtına abanarak vücudunu tamamen kapatması ve geriye bir tek baş kalmasıydı. Doğal olarak hindi, dişisinin başını gördüğünde de erekte olabiliyordu.

İşte iki başlı köpek

1954 yılında Sovyet cerrahı Vladimir Demikhov dünyayı cerrahi mucizesi bir yaratık ile sarstı; iki başlı köpek! Yaratığı Moskova Cerrahi Enstitüsü’ndeki laboratuarında yavru bir köpeğin baş, omuz ve ön ayaklarını yaşı büyük olan bir Alman köpeğinin boynuna monte etti. İki baş da aynı kaseden süt içiyordu. Aslında yavru köpeğin yiyip içmeye ihtiyacı yoktu. Tüm gerekli besini yaşlı köpeğin organizmasından alabiliyordu ama yine de yaşlı köpek ne yaparsa o da yapıyordu. Sadece 6 gün yaşayabildiler. Ancak Demikhov yılmadı ve 15 yıl boyunca 19 kez aynı deneyi tekrarladı. Bu deneylerde en uzun yaşam süresi bir ay oldu. Batı gazeteleri haberi “Rusya’nın cerrahi Sputnik’i” başlıklarıyla verdi. Demikhov çalışmalarının insanlarda kalp nakli için bir ön hazırlık olduğunu iddia etti.

Yok mu daha kusmuk?

19. yüzyılın başlarında Philadelphia’da bir tıp öğrencisi iğrenç bir şeyi bilim dünyası adına gerçekleştirdi. Stubbins Ffirth, sarı humma hastalığının bulaşıcı olmadığını düşünüyordu. Hastalık yaz aylarında hortluyor kış aylarındaysa tamamen yok oluyordu çünkü. Ffirth’in hipotezi, hastalığın sıcaklıkla bağlantılı olduğuydu. Bu iddiasını ispatlamak için Ffirth bir kış ayında avucuna bıçakla yara açarak, yarayı sarı humma hastasının kusmuğuna buladı. Hastalanmadı. Daha sonra ısıtılmış kusmukları bir odanın içine koyarak kendisine kusmuk saunası yaptı. Yine hastalanmadı. Kusmukları hapların içine yerleştirerek yuttu. Hala sağlıklıydı. En sonunda tüm cesaretini topladı ve kusmukları kaşık kaşık yedi. O da kar etmeyince, hastalardan aldığı salya, kan, ter ve idrar örneklerini tüm vücuduna sürdü, kusmukları gözünün içine akıttı. Fakat hastalanmadı ve 1804 yılında hastalığın bulaşıcı olmadığını ispatladı. Ancak yanıldı! Bu gün hastalığın son derece bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Yalnız hastalık direkt olarak hasta kanın enfeksiyon veya sivrisinek aracılığıyla kan dolaşımı sistemine ulaşmasıyla bulaşıyor.

Gözler açıkken uyunur mu?

1960 yılında İngiltere Edinburgh Üniversitesi’nden Ian Oswald bir insanın pek çok uyarıcıyla karşı karşıya kalmasına rağmen uykuya dalıp dalamayacağını test etmek istiyordu. Oswald üç denek seçti. Denekleri kanepelere yatırdı, göz kapaklarını kapanması mümkün olmayacak şekilde özel bantlarla yukarı kaldırdı. Ardından önlerine gözlerini kaçırsalar bile görüş açısından çıkamayacak kadar büyük ışıklar yerleştirdi. Bacaklarına elektrik şoku verecek elektrodlar bağladı ve müziğin sesini sonuna kadar açtı. Üç deneğinden bir tanesinin çok uykusu vardı, diğer ikisiyse dinlenmişti. Bu durum bir farklılık yaratmadı, deneklerin hepsi EEG verilerine göre 12 dakika içinde uyudu. Oswald beynin monoton uyarıcılar karşısında bir savunma mekanizması geliştirerek transa geçtiği yorumunu yaptı.

Reklamlar

One Comment Kendi yorumunu ekle

  1. mahmut dedi ki:

    çok güzel fakat ama biraz daha erotık olsun

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s